Bugun...


KORHAN ALEV

facebook-paylas
Hayat… 21-09-2020
Tarih: 21-09-2020 10:44:00 Güncelleme: 21-09-2020 10:44:00


Ortaokula başlayana kadar beni babaannem büyüttü. Yarı annemdir kendisi. Üzerimde emeği büyüktür yani. Arada arkadaşlarımın “ne diyorsun, anlamıyorum” şeklindeki yorumlarına neden olan eski Türkçe kelimeleri ondan öğrendim.

Tabi zaman durmadı ve hep beraber yaşlandık ya da yaş aldık. Kendisi eski toprak dediklerimizden olduğundan 102 yaşına kadar yaşadı. Ve melek oldu. Son dönemlerinde duyma ve görme yetilerini büyük ölçüde kaybettikten sonra hareketli bir hayattan fazlasıyla durağan bir hayata geçmek zorunda kaldı. Düşünsenize sabah kalkıyorsunuz, ancak duymuyor ve görmüyorsunuz, çok zor. Maalesef tatsız bir dönem yaşıyordu ve her görüştüğümde bana sık sık “Allah canımı alsa da kurtulsam” şeklinde serzenişlerde bulunuyordu.

Tabi ben buna “Allah geçinden versin, başımızdan eksik etmesin” şeklinde yanıt veriyordum. Sevdiğiniz bir insanı kaybetmeyi çok yaşlı da olsa içiniz kabul etmiyor. İşte o tam bu dönemin ortalarında iken istiridye mantarı yetiştirmeye merak saldım. Fizibiliteye bakılınca oldukça avantajlı görünüyordu. Epey bir araştırmadan sonra bazı üreticileri ziyaret ettim. Bu ziyaretlerimin sonunda bir üreticiden deneme mahiyetinde 2 tane üretim kiti aldım. Söylenilen kuralları uygulamamla birlikte her biri 400-600 gram arasında değişen ürünler elde ettim. Başarımı ve bu ürünleri aileme gösterebilmek arzusu ile kendilerine istiridye mantarından yapılma güzel bir yemek yapacağımı ilettim. Tabi babaannem de davetli idi. Sofraya oturduk ve hazırlamış olduğum istiridye mantarlı yemek servisi esnasında babaannem bana: “Bu ne?” diye sordu. “İstiridye mantarı babaanne, ben yetiştirdim” dedim. Ve anında tabağı iterek: “Zehirlidir bunlar, ben yemem” dedi.

Heyhat…Allah’ın bir an önce canını almasını dileyen babaannem benim ürettiğim mantarlardan zehirlenmekten korkmuştu. Sanırım Yaradan içimize öyle bir yaşama arzusu yerleştirmiş ki yaşımız kaç olursa olsun yaşamak istiyoruz. Ama şu da bir gerçek ki ölüm doğum kadar doğal ve de kaçınılmaz. Önemli olan bu ikisi arasında neleri nasıl yaptığımız değil mi? Yüreğimizin nasıl olduğu, nelere ve kimlere faydamız olduğu, neleri öğrendiğimiz ve bunları öğrettiğimiz, yeni bir şeyler keşfederek belki de bir eser yaratarak kimlere nasıl ilham kaynağı olduğumuz…

Önemli olan bunlar değil mi? Tüm dinler insanlara iyi ve ahlaklı olmalarını öğütler, moral değerleri aşılamaya çalışır. Ancak çıkarlarından vazgeçmeyen bizler Maslow’un İhtiyaçlar Teorisini ispatlar, Machiavelli’nin “Amaca doğru giden her yol mubahtır” teorisini destekler şekilde yaşıyoruz. Yüzde doksan sekizi Müslüman olan ülkemizde dahi ihtiyaç halinde girilmesi gereken emniyet şeridine diğerlerinin önüne geçmek için girip en büyük günah olan kul hakkını yemekten çekinmeyenlerimiz var. Bu örnekleri o kadar çoğaltabiliriz ki… Ancak yukarıda bahsettiğim gibi, biz aklı ve vicdanı olan ölümlüler için hayat hatırlayabildiğimiz kadarı ile bir tane ve bunu nasıl değerlendirdiğimiz bizlere kalmış. İyilik ve sevgi ile geçirilebilecek bir hayatı tersine geçirmek de bir tercih. Ve tercihlerimiz bizi biz yapanlar. Bu tercihleri iyilik yapmak, yardım etmek, ihtiyacı olanın yanında olmak, dostlarımız ve sevdiklerimizle olabildiğince vakit geçirmek, yeni bir şeyler öğrenmek ve bunları aktarmak, bir eser yaratmak, kötülük düşünmeden, kısacası vicdanı temiz ve iyi bir şekilde var olmak şeklinde kullanmak size de daha doğru gelmiyor mu? Mevlana’nın dediği gibi “Üzülme, bir gün herkes ölür. Kimi toprağa kimi yüreğe gömülür.” Yüreklere gömülenlerden olmamız dileğiyle…



Bu yazı 1161 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
GAZETEMİZ

YAZARLAR
HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR
HABER ARŞİVİ
YUKARI